Alberto Manguel’le Ayak Üstü Sohbet

Feb 9, 2015

(Emre Ayvaz, Boğaziçi Chronicles kapsamında İstanbul'da olan Alberto Manguel ile yaptığı sohbeti K24'e yazdı.)

Alberto Manguel’le, Boğaziçi Üniversitesi’nde iki konferans vermek üzere İstanbul’da bulunduğu günlerden birinde, bir öğleden sonra, Yapı Kredi Yayınları’nın (YKY) Odakule’deki katında buluştuk, konuştuk. Daha doğrusu, benim pek de bir şey sormama gerek kalmadan Manguel anlattı da anlattı.

Kayıt cihazı çalışmaya başlamadan önceyse o kibarca sormuş, ben bir şeyler anlatmıştım: Refik Halid’in bir süredir Memleket Yazıları başlığıyla yayımlananyazıları, Tanpınar’ın günlükleri, Manguel’in “kitaplarla” ilgili kitaplarının hepsinden daha çok sevdiğim “resimlerle” ilgili kitabı Reading Pictures... “Resim” deyince ikimizin gözü de kapının yanındaki duvarda asılı küçük, hoş, soyut tabloya takıldı. Ben kalkıp belki imzadan ressamını çıkarırım diye resme yaklaştım. Manguel arkamdan sanatla artık nedense eskisi kadar ilgilenemediğini söylerken, az ötemizde, masasında çalışan YKY Genel Müdürü Tülay Güngen seslendi: “Zeki Faik İzer!”

Alberto Manguel’in, aşağıdaki kısa söyleşide, “Türkiye ve nezaket” konusuna Tülay Hanım’ın konuşmamız boyunca çeşitli vesilelerle sergilediği nezaketten ilhamla girdiğini, “Yerlerin parlaklığına bakıyorum da, duvarlarda asılı sanat eserlerinin farkına bile varmıyorum...” derken de duvardaki Zeki Faik tablosuna baktığımız ana gönderme yaptığını not edeyim.

Manguel’in Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir’ine bir nazire niteliğindeki Beş Şehir isimli kitabı, 2015 yılı içinde YKY tarafından yayımlanacak.

Son zamanlarda neler okudunuz?

Son zamanlarda neler okudum… Başucu sehpama bir bakayım: Arjantinli genç yazar Eduardo Berti’nin mükemmel romanı El país imaginado’yu (Düşlenen Ülke) okudum. Hayali bir Çin’de geçen bir hikâye, genç bir kadın ve o kadının büyükannesiyle ilişkisi hakkında. Ailelerin birbirleriyle ilişkisi, bireysel ve ulusal kimlik üzerine çok ilginç, çok güzel bir roman. Yakınlarda okuduğum bir diğer kitap, Valter Hugo Mãe isimli Brezilyalı bir yazarın Saramago Ödülü’nü almış romanı o filho de mil homens (Bin Adamın Çocuğu). Baba olmak isteyen ama evladı olmayan, bu yüzden kendisine hayali bir çocuk yaratan ve sonra da gerçek bir çocuk bulan bir adamı anlatıyor… Bir tür yeraltı toplumunun oluşumu hakkında, müthiş bir roman.

Daha çok roman ve hikâye okuyorsunuz yani?

Evet, bol bol roman ve hikâye okuyorum. Bol bol şiir okuyorum. Bol bol felsefe okuyorum. Aslında bir sürü şeyi tekrar okuyorum. Edward Gibbon’ı tekrar okuyorum, Roma İmparatorluğu’nun Yükseliş ve Çöküşü ’nü, İngilizce düzyazının başyapıtlarından biri olan o büyük kitabı. İngilizceyi Gibbon kadar nefis kullanan yazar azdır. Yükseliş ve Çöküş’ün Konstantinopolis/İstanbul hakkındaki bölümünü tekrar okudum yakınlarda, çünkü Yapı Kredi Yayınları için yazdığım kitapta, Beş Şehir’de Gibbon’dan bir alıntı yapmak istedim.

İstanbul dışındaki diğer dört şehre de gittiniz değil mi?

Evet, hepsine ikişer-üçer kere gittim ve Türkiye toplumunun temel niteliği nedir diye sorsalar, olağanüstü bir nezaket derim. Belki dünyanın çok büyük bir kısmında insanları rahatsız eden şeylerin neler olduğu konusundaki hassasiyet kaybedildiği için. Sanki her istediğimizi rahatlıkla yapabilir, rahatlıkla söyleyebilirmişiz gibi bir anlayış... Türkiye’deyse insanların olağanüstü derecede nazik olduklarını gördüm –yüzeysel bir nezaket de değil. Gerçekten naziktiler. Elbette, eminim kabalığın bir sürü örneğini de gösterebilirsiniz bana, haklarında çok şey işittiğimiz bazı siyasetçiler mesela. Ama nezaketin yine de bu kadar baskın bir nitelik olduğu bir toplum içinde yaşamak çok hoş. Hayatın meşakkatli taraflarını hafifleten, kolaylaştıran bir şey.

Sohbetin devamı için lütfen tıklayınız